DEFTER

 Masadaki vazoya baktı. Masanın üzerinde duran; kırmızı, beyaz, pembe, mor renk karanfillere takılmıştı gözü. Renkleri soluk görünüyordu. Sanki alındıkları anda özenle vazoya konulmuş ve evin en güzel ve en iyi ışık alan köşesine konmuş gibiydi. Ancak her ne olmuşsa o ilk alındığı an olmuş, sonrasında çiçekler kaderlerine terk edilmişlerdi. Neredeyse bir haftadır sulanmamışlardı. Cansız ve bitik duruyorlardı. Neredeyse bir hafta öncesini anımsamaya çalıştı. 

Geçen hafta cumartesi günüydü. İşten çıkmış yorgun halde evine doğru gidiyordu. Yol boyunca bir an önce evine gitmenin ve uyumanın hayalini kurmuştu. Bir dükkanın önünden geçmiş ve içerden gelen lezzetli kokuların büyüsüne kapılarak bir anda kendini dükkanın kapısını iterken bulmuştu. Yeşil ve sarı renkleri ile dizayn edilmiş, arka fonda kim tarafından olduğunu tahmin edemediği ancak Blues Jazz tarzı müziğin çaldığı şirin, sıcak bir dükkana girmişti. İçerisi fırından yeni çıkmışçasına poğaçalar, pastalar ve İtalyan lezzetiyle kafa tutacağını iddia eden düzeyde kruvasan kokusuyla sarılmıştı. Bu hoş kokuların arkasında yer alan şık, etrafı camla kaplı olan tezgaha istemsizce yaklaşmıştı. O an anlamıştı, bir pastaneye girmişti. 


Tezgahın arkasında bulunan kadın kendisini fark etmiş ve onunla ilgilenmişti. Aslında aç değildi ama bu kokuların arasında aç olmamak elde değildi. Büyük bir satış tuzağına düştüğünün farkındaydı ve adeta bu kokulara boyun eğerek büyük bir heyecanla camın arkasından kendisine göz kırpan kruvasanlardan bir tane istemişti. Pastaneden çıkarken nedense kendini mutlu hissetmişti ve evine doğru giderken bu pastaneye her zaman uğraması gerektiğini pastanenin adresiyle birlikte defterine not aldı. 

Yolda yürürken günün nasıl geçtiğini düşünmüştü. Neler yapmıştı o gün? Kiminle konuşmuş, kiminle arkadaş olmuştu? Bunları düşünmeye başladı. O gün bir şey olmuştu, bunu anımsamıştı. Ama hatırlayamamıştı bir türlü. Sonra az önce çantasına koyduğu defterini çıkarmış ve o gün ne yaptığını okumaya başlamıştı. Evet, o gün önemli bir toplantıya girmişti. Toplantıda patronun daha önceden hazırlamasını istediği raporu hazırlamayı unutmuş ve toplantıda patronu tarafından azarlanmıştı. Az da olsa anımsamıştı bunu. Yarın için istenen raporu patronun masasına sabah erkenden bırakması gerektiğini de anımadı bir an. Bunu zaten dün istememiş miydi diye tekrar düşündü ve defterine baktı. Hayır bu görevi bugün istemişti. Üzülmüştü bu duruma çünkü eve geçince hemen uyumayı planlamıştı. 

Defterinde yazılanları okurken kolundan tutan bir el hissetmişti. Bir an için ürkmüş ve çığlık atmıştı. O an için aklından binlerce hikaye geçirmişti. Arkasında bulunan ve duyduğu çığlık sesi ile kolunu bırakan kişiye korkuyla baktı. Kimdi o? 

"Taze çiçeklerim var. Almak ister misiniz?" diye sormuştu yeşil ve mavi renk çiçeklerle süslenmiş şalvarlı, yüzünde anlamsız bir makyajı olan, saçlarını sıcaktan ötürü tam ensesinde toplamaya çalışan ama oldukça ürpertici bir izlenim uyandıran çiçekçi kadın. Kaldırım kenarında duran ve renkleri ile ben buradayım diyen çiçekleri gösteriyordu. Bulanık olan ve araya Bulgarca kelimeler koyan bozuk Türkçesiyle konuşmaya devam etmişti. 

" Imam svezhi tsvetya. Hepsini şimdi getirdim. Ti si kŭsmetliya. sana kısmetmiş." 

Karşısından cevap alamayınca devam etmişti. "Ama geçen gün söz alacağım deyip de almamıştın ya hani. Şimdi alsan ne olur güzel kızım. Vsichki sa tolkova khubavi." 

Bir an için yeniden düşündü. Bu çiçekçi kadını da çiçeklerini de hiç hatırlamıyordu. Olabilirdi. Yine unutmuştur diye düşünmüş ve kaldırımda bulunan çiçeklere doğru yönelmişti. Neşeyle kendisine en güzel çiçekleri göstermeye başlamıştı çiçekçi kadın. 

"Hangisini istiyorsun güzel kızım, her çeşit çiçeğim var benim." 

Kararsız kalmıştı. Hangisini almalıydı? En sevdiği çiçek hangisiydi? Defterine yazmış mıydı acaba? Karasızlığını görünce karanfilleri göstermişti çiçekçi kadın kendisine. "Karanfilin tam da sezonu geldi. Evi mis gibi kokutur." sonra eklemişti "Znaesh li istoriyata za karamfila? Karanfilin hikayesini biliyor musun kızım?" 

"Hayır bilmiyorum. Karanfilin hikayesi mi varmış."

 "Derler ki Hazreti İsa, haçı taşırken Meryem anamız kendisini izler ve izlerken oğlu için gözyaşı döker. Dökülen bu gözyaşlarının bittiği yerde karanfil oluşurmuş. Meryem anamızın oğlu için döktüğü bu gözyaşlarıyla karanfil oluştuğu için bu çiçeğin yapısında hep bir anne sevgisi ve şefkati varmış." 

Kırmızı, sarı, pembe, mor... Rengarenk karanfilleri bir demet oluşturacak şekilde hazırlamıştı çiçekçi kadın ve hazırladığı bu demeti kıza uzatmıştı. 

Karanfillerin bu kadar güzel olduğunu bilmiyordu. Daha önce karanfil görmüş müydü bunu bile hatırlamıyordu. Ama çok hoş bir çiçekti. Hikayesi gerçek miydi acaba diye düşündü. Unutmadan hikayeyi ve çiçekçi kadını defterine not aldı. 

Aradan bir hafta geçmişti. Şimdi yine aynı karanfillere bakıyor ve bu karanfillerin bu masaya nasıl geldiğini, bu vazoya nasıl girdiğini hatırlamaya çalışıyordu. Odaya çok yakışmışlardı. Defterine bakmak istedi ama sonra vazgeçti. Bunu yapmaktan bıkmıştı. Hayatında yaşanan şeyleri o deftere yazmak, o deftere bağlı kalmak kendisini yıpratmıştı. bu bir hastalıktı. Çok nadir rastlanan, kendi yaşıtları arasında nadir olan ancak ilerleyen yaşlarda görülebilen, bir hastalıktı. Hatırlayamıyordu. Hayatında oluşan hiçbir şeyi hatırlayamıyordu. Bazen normalleşiyordu ama çoğunlukla unutkandı. bu yüzden o deftere yaşadıklarını yazıp duruyordu. Hayatı deftere yazılanlardan ibaret sanıyordu bazen. 

Normal olmak nasıl bir duyguydu diye hatırlamaya çalıştı. Ama hatırlayamadı. Normal neydi? Sağlıklı olmak mıydı? Kelime anlamını hatırlamasa da normal olmanın iyi bir şey olduğunu biliyordu. Normal olmak, defterden kurtulma anlamını doğuruyordu onun için. Başkalarının şikayet ettiği normalliğe sahip olmak için ne büyük çaba sarf ederdi ama. 

Defterini yeniden açtı ve ilk sayfasına iri puntoyla yazdığı o cümleyi okudu. 

"Sen çabala, elbet bir gün..."


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

DERİNLERDE BİR YERDE

SİSTEMATİK GÜZEL

YAĞMUR