Kayıtlar

ÇOK MU ÇOK GELECEK

Resim
 Bugün bir kafeye oturdum. Kafe sakindi, sakin olması beni mutlu etmişti. Kendimi bildim bileli kalabalık kafeleri hiç sevmiyordum. Kalabalık, tıkış tıkış ve oldukça gürültülü kafeler. İnsanlar bu kafeleri nasıl seviyor, hiç anlamıyorum. Samimi değil bir kere, ne konuşulduğu anlaşılmıyor. Sadece oradasınızdır, "Sosyalleşme" başlığı altında. Kafeden çıkınca da derin bir nefes alırsınız çünkü ortam fazla germiştir sizi. Halbuki sakin kafeler daha samimi, yani bana göre. Bir kere arkadaşlarınızla koyu sohbetler edebilirsiniz. Zamanın nasıl geçtiğini bile anlamazsınız. Konuşulanları duyarsınız, kahvenizi sakince içebilirsiniz ve içinizden geldiği gibi olursunuz. Hele bir de arkaya sakin bir müzik verseler, ortam da modern şık ise tadından yenmez. Bugün işte o kafelerden birindeydim. Sıcak bir kahve söyledim. Okumak için kitabımı elime aldım. Ama son zamanlarda kafamı meşgul eden o soru kitap okumamı engelliyordu. Son sınıf olduğum için miydi ne, kafam hayata karşı fazla bulanıkla...

TANRILAR VE SONSUZ ARAYIŞ

Resim
Yunan mitolojisine göre insanların sürekli bir ruh ikizini aramasının nedeni şöyleymiş; insanlar eskiden dört kollu, dört bacaklı, bir kafada iki ayrı yüze sahip, sırtlarında birbirlerine yapışmış şekilde ve her insan çift olacak şekilde yaşarmış.  İnsanlar kendi kendilerine yetebildikleri ve çok güçlü oldukları için her türlü taşkınlığı yapar ancak tanrıları onurlandırmayı ihmal ederlermiş. Bir gün baş tanrı Zeus bu olanlara çok sinirlenmiş ve insanları ortadan ikiye bölmüş; bir taraf erkek diğer taraf ise kadın olmuş. İkiye bölünen parçalar o kadar korkmuşlar ki birbirlerine sarılmışlar. Tanrılar bu işin böyle olmayacağını düşünüp, bedenleri bir çuvaldan yıldızları bırakır gibi karmakarışık bir düzen içinde uzayın sonsuzluğundaki dünyanın farklı yerlerine serpmişler. İşte o gün bugündür yarım olan parçalar, tamamlanmak için diğer yarılarını arar olmuşlar. Bulduklarında ise tek bir ruh olup, tanrıların onları tekrar cennetine almasını dilemişler. Ancak diğer yarılarını- ruh eşleri...

GELECEĞE MEKTUP BIRAK

Resim
 Bir dizide görmüştüm; bir kadın, bundan 7 yıl sonraki hayata mektup yazıyor. Mektuptan kastım neredeyse 100 sayfalık bir deftere tüm duygularını yazıyor. Hissettiklerini, anılarını. Neredeyse her gün yazıyor bu yazıları. Yazıların içeriğinde anıları ve o anki yaptıkları var. Aslında içerik olarak boş şeyler, bilgi vermiyor hiçbir yazı. Mesela odasında otururken ortamı, sesleri ve kokuları betimliyor ya da kalabalık bir yerdeyse o an kim ne yapıyor, kim ne söylüyor veya kendi ne istiyor, neler hedefliyor, neler yaptı, neler gördü...  Kadın bundan 7 yıl sonraki kendine yazıyor bu mektupları. Bunu neden yaptığını bilmiyor sadece yazmak istiyor. Belki de 7 yıl sonra bunları okuduğunda o ana ışınlanacak. O duyguları yeniden yaşayacak. O defter onun için bir hazine olacak.  Diziyi izlerken aklım sürekli o kadının yazdıklarındaydı. Kadın kendince çok mantıklı bir şey yapıyordu. 7 yıl sonraki kendinin nerede olacağını bilmiyordu. 7 yıl sonraki dünyanın da nasıl olacağını bilmiyo...

ÖĞRENDİM Mİ?

Resim
Hissetmiyorum...  Artık donuk ve düşüncesizim. İnsanları anlayamıyorum, çocukları sevemiyorum; konuşulan her konu her söz anlamsız. Derinlerdeyim. Tartarosta. Kendimi anlamaya çalışıyorum. Kendim olmaya çalışıyorum, eski halim, eski ben. Ama o kadar uzak ki bana. Önceden anlam yüklediğim her şey anlamsız birer boşluk gibi. Hayatın anlamını çözmek önceden büyük bir uğraştı benim için. Çiçeğin, böceğin, yağmurun, güneşin... Her şeyin bir anlamı vardı. Her şey birer semboldü bana göre.  Hele ki bir koku vardı. Aklımı başımdan alan bir koku. Toprağın kokusu, ıslak beton kokusu, kuru ağaç kabuğu kokusu, camımın önünde duran mor nilüfer, dokununca tüm odaya kokusunu veren fesleğen, nevresimlerime sinen lavanta, havada kendiliğinden gezinen boşluk... Mutluluğun kokusuydu bunlar. Beni ben yapıyordu. Artık o kadar anlamsız ki acı baharatlar bile tat vermiyor.  Bunalımda değilim, sadece özlüyorum. Kendimi mi onu mu bilemiyorum. Sadece bir şeyler hep eksik, hep boşluk. Farklı şeyler...

YAĞMUR

Resim
Cama bir damla daha düştü. Şiddetle cama çarptı ve süzüle süzüle camdan aşağı kaydı. Ardından bir damla daha düştü ve aynı hareketi birden fazla damla tekrarladı. Kimisi cama düşen ilk yağmur damlasının çizdiği yoldan süzüldü kimisi ise yeni bir yol çizerek camdan aşağı kaymıştı.  Dışarda yağmur yağmaya başlamıştı. Geleli henüz bir saat bile olmamıştı ki yağmur yağmıştı. Bu bir uğursuzluk muydu? Büyükannesi olsa muhtemelen "Hoş geldin, geldiğin şehre bereket getirdin." derdi. Çünkü yağmur da bereketti ve o gelir gelmez yağmıştı. Ama annesi olsa uğursuzluk getirdin derdi. Senin gelmenle zaten bozuk olan yollar daha da bozuldu, etraf çamur içinde kaldı derdi.  Annesini düşündü, her şeye ne kadar da kötü taraftan bakmayı severdi ama. Kendi için olumsuz olan her şey herkes için olumsuzmuş gözüyle bakardı. Annesi bazen bezdirirdi onu. Anne olmak bunu gerektiriyordu belki de, en azından popüler anne olmak bunu gerektirebilirdi. Çocuğunu, her şeyden fazla düşünme konusunda herkesten...

SİSTEMATİK GÜZEL

Resim
Bana güzeli tanımlar mısınız? Televizyon ekranlarında gördüğümüz ve ultra muhteşem bir yaşam süren; güzel- yakışıklı, kusursuz kadınlar ve erkekler neden bu kadar çok bize benimsetilmeye çalışılıyor. Bunu hiç düşündünüz mü?  Güzel ve ya yakışıklı kavramlarının aslında farkında olmadan içinde bulunduğumuz sistem tarafından oluşturulduğunun farkında mıyız? Neydi güzel ve ya çirkin? Çirkin neydi mesela, kime göre çirkin? Önceleri çirkin kavramı kişiden kişiye göre değişiyordu. O zamanlar öznel kavramı vardı. Ama artık öznellik kavramının kaldığından şüphe duyuyorum. Yaşadığımız dünya topluluğu kendi güzel ve çirkin kavramlarını oluşturdu ve herkese kendi kavramlarını benimsetti. Mesela lüks bir hayat süren, yaptığı her şey kusursuz olan bir kadın bizim için çok güzel görünmeye başladı. Çünkü bu insan kusursuz; saçıyla, makyajıyla, harcamalarıyla, eviyle, arabasıyla... Aslında burada kadın değil içinde bulunduğu lüks kavramı bizim için güzel geliyor. Çünkü lüks ile güzeli aynı görmeye ...

DEFTER

Resim
 Masadaki vazoya baktı. Masanın üzerinde duran; kırmızı, beyaz, pembe, mor renk karanfillere takılmıştı gözü. Renkleri soluk görünüyordu. Sanki alındıkları anda özenle vazoya konulmuş ve evin en güzel ve en iyi ışık alan köşesine konmuş gibiydi. Ancak her ne olmuşsa o ilk alındığı an olmuş, sonrasında çiçekler kaderlerine terk edilmişlerdi. Neredeyse bir haftadır sulanmamışlardı. Cansız ve bitik duruyorlardı. Neredeyse bir hafta öncesini anımsamaya çalıştı.  Geçen hafta cumartesi günüydü. İşten çıkmış yorgun halde evine doğru gidiyordu. Yol boyunca bir an önce evine gitmenin ve uyumanın hayalini kurmuştu. Bir dükkanın önünden geçmiş ve içerden gelen lezzetli kokuların büyüsüne kapılarak bir anda kendini dükkanın kapısını iterken bulmuştu. Yeşil ve sarı renkleri ile dizayn edilmiş, arka fonda kim tarafından olduğunu tahmin edemediği ancak Blues Jazz tarzı müziğin çaldığı şirin, sıcak bir dükkana girmişti. İçerisi fırından yeni çıkmışçasına poğaçalar, pastalar ve İtalyan lezzeti...

DERİNLERDE BİR YERDE

Resim
Size de olur mu? Mutlu olduğunuz ve ya sosyal olduğunuz bir ortamda modunuzu düşüren, yüzünüzü asan bir takım düşünceler gelir mi aklınıza? Arkanıza dönmenize neden olacak düşünceler... Geçmişe, hatırlamak istemeyeceğiniz anılarınıza gider mi aklınız birden bire?  Belki de bunu bilerek yapıyoruzdur. Yani, o anıları unutmak istiyoruz ama bir yandan da istemiyoruzdur. Ben unutamıyorum mesela ya da dediğim gibi belki de unutmak istemiyorumdur. Hayatımın bir parçası oldular ve bir şekilde kabullendim o anılarımı. Bazen durduk yere ben hatırlamaya çalışırım geçmişimi. Sonra istemsizce mutlu olurum. İnsan kötü anılarını hatırlayınca mutlu olur mu diye sormayın. Ben oluyorum. Bir şekilde oluyorum işte.. Belki de bazılarının aksine onları kabulleniyorum. Artık gerçek bir parçam olarak görüyorum onları. Beni ben yapan, şimdiki Esra'yı oluşturan anılar hepsi benim için. İyi ve ya kötü sonuçta içinde ben vardım dimi. Siz nasıl karşılıyorsunuz anılarınızı? İyi anılar muhakkak mutluluk veriyord...

DİJİTAL YALNIZLIK

Resim
Dijitalleşme kavramını biliyor muyuz? Biliyor olmak zorundayız. Çünkü zaten o kavramın çağını yaşıyoruz. Sınıfta olsam ve bu kavramı açıklayın desem muhtemelen hepiniz de günlük hayattan bir örnek vererek doğru cevap vermiş olurdunuz.  Bundan bir on yıl öncesine bakıyorum da dijital kavramı, içinde bulunduğumuz toplum için çok uzak bir kavramdı. Evet şimdiki teknoloji ile kıyaslanmayacak olsa da bilgisayar kullanıyorduk, cep telefonları vardı. Ama konu şu ki yalnızlaşmamıştık. Her an her saniye etrafımızda birileri olduğunu biliyorduk. Nefes alan, konuşan, hareket eden, yardım eden, seven, sevilen, sevgi dolu bir çok insan vardı etrafımızda. Şimdi ise aradan on yıl değil de "Sosyalleşme" başlığı altında yüz yıl kadar uzak bir zamandayız sanki. Her şeyden ve herkesten bir haberiz. Adına "Dijitalleşme" dediğimiz bu yalnızlık evresinde hepimiz üstümüze düşeni layığıyla yapıyoruz. En basit örnekle gerçekten gülmüyoruz, gerçekten sevmiyoruz, gerçekten beğenmiyoruz. Sosya...

YENİ YIL İÇİN KENDİ HEDEF LİSTENİ OLUŞTUR

Resim
Yeni yıl.. Kelimeleri yazarken bile içimi büyük bir heyecan kaplıyor. Siz de heyecanlanmıyor musunuz? Yeni bir yıl, yeni bir sayfa... Yepyeni umutlar, yepyeni heyecanlar ve gerçekleştirmek isteyeceğimiz yepyeni hedefler. Her Aralık ayının sonlarına doğru mutlaka ajandama yeni hedefler eklerim. Gerçekleşsin ya da gerçekleşmesin. O hedefleri yazmak bile beni tatmin edebiliyor. Nedense bu yıl da yaşamam gereken güzel şeyler olduğunu hatırlatıyor o liste.  Yeni yıl hedefleri beraberinde yeni serüvenler getirebiliyor ve her serüvenin de kendine özgü bir hikayesi oluyor genelde.   Sahi siz de bir hedef çizelgesi oluşturuyor musunuz ya da oluşturdunuz mu? Oluşturmadıysanız işe kendinize güvenmekle başlayabilirsiniz. Kendinize güvenmediğiniz sürece altından kalkamayacağınız bir çok engelle karşılaşırsınız. Hem ne demiştik; yeni yıl ve yeni sayfa... Kendinizde ya da çevrenizde değiştirmek istediğiniz ne varsa belirlediğiniz hedeflerle zamanla değiştirebilirsiniz.  Bunun için ...

Çoklu Kişilik Bozukluğu ve Alanda Önemli Bir Örnek: Chris Sizemore

Resim
Kısaca DKB yani 'Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu' olan ve eski adı ile 'Çoklu Kişilik Bozukluğu' olarak adlandırılan bu durum, bireylerin farkında olarak ya da farkında olmaksızın oluşturdukları farklı kimliklere bürünmesi durumudur. Bireylerin bu durumu yaşamasına genellikle küçüklükten gelen travmalar neden olmaktadır. Bireyler bellek ve algı kavramlarında sorunlar yaşamaktadır.  DKB (  Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu)' ye verilecek en büyük örneklerden biri 1927 yılında doğmuş olan ve küçüklüğünde derin travmatik acılar çeken ve ilerleyen yıllarda kişilik sorunları yaşayan Chris Sizemore' dur.  Sizemore, 2 yaşındayken annesinin kendisini bıçakla öldürüşüne şahit olur. Aradan geçen birkaç aydan sonra babasının iş yerinde makineye kendisini kaptırarak feci şekilde öldüğünü görür. Bu da yetmezmiş gibi henüz yeni doğan kuzeni ölür. Kısa sürece ölüm ve kazaya şahit olan Sizemore' un psikolojisi alt üst olur.  İlerleyen yıllarda psikolojik olarak sorunl...